1997 Floppy Disk’ten…

Posted on Posted in Felsefe

Hazine bulur gibi sevindim eskinin floppy diskleri çıkınca ortaya. Daha çok içinden student loans prepayment models türevi Credit Suisse First Boston’dan arak modeller filan çıktı ama bir de bu minik deneme. Tarihsiz ama herhalde 1995-1997 sezonundan!

Bunun çok benzerini üç beş sene önce yazıp kitabıma koymuştum. Kurgu aynı, kasvet aynı, “Orhan Baba bizi kurtarsın” aynı. Aynı boğuculuk ve başarısızlık (yanı artık şiir yazamamanın debdebesi). Kalbimiz son 15 senedir pek temiz değil anlaşılan. Nedir bunun ilacı?

1995-1997 Sezonundan

Boğazıma düğümlendi

Geldiğimde yoktun. Halbuki merdivenleri ne kadar da hızlı çıkmıştım nefes nefese. Hatta sabahın üçüydü. Üstüne üstlük pazar sabahı.

Nerdeydin? Neredeydin?

Yıllardır bekliyordum bu anı. Aslında biraz komik oldu ama, bu anları. Geldiğimde bulurum diyordum. Bir zamanla mı kaçırdım, iki zamanla mi? müzik açık kalmış, hala melodisiz acaba ben burada mıydım daha öncede bir yalnlışlık olmasın niye ben melodisiz yalnızım? Evet evet. Daha önce gelmiş olmalıyım, ve niye kaçtım ki kimbilir zaman akıyordu suçlu ben değildim suçlu ben olamazdım ve iste geldiğimde yoksun. Hayır hayır. Kaçan ben değildim bu şehirden o şehire, o hayattan bu hayata. O zamandan bu zamana. Kaçmak değildi dedim ya benimkisi. Ben sadece büyüyordum, genişliyordum, zaman akıyordu.

Aslında neden gelmedin dememen için gelmiştim. Paşa çocuğu değil miyim öyle gelmişim ben dünyaya, paşa çocuğu, hep suçsuzluğumu kanıtlamak için. Negatif amaçlanma diyorum ben kendi sendromuma. Kendimi sadrazamın sol elzemi sanmam ve hissetmemden dolayı tepede başlamışım. Daha sonra yukarı çıkmaya ne gerek ne hacet var. İnmememek için tüm çabalarımız. İnsanların gözünden düşmemek. Hayvanların özellikle kedilerin (ki aslında nankörlük insana mahsusdur) kalplerini fethetmek. Nedense tüm bebekler, istisnasız, gülücükler savurur benden tarafa.

Uzun lafın kısası geldim işte kapında gözyaşlarım gölcük halinde aşağı kata akıyor merdivenlerden. Artık haliyle önemi de kalmadı evde olmamanın. Asıl önem kazanan psikolojimin derin dehlizlerinde benim burada olmam ve planlarımın gerçekleşmemesi. Alternatif plan mağdur durumda sayıklamak ve daha alternatif planlar üretmek. Bir de uyuyabilsem gözyaşlarımın üstüne üstlük ama şansızlık peşimi bırakmıyor ki günlük kafeinimin üzerinde, hem de hiç çay içmeden, çünkü son çay içeli bir bayağı oldu öyle bir noktada uykusuzluğun pençesindeyim.

Kapıyı tekmelemem ve tekmelememem göz açıp kapayıncaya kadar geçti iste. Komşuların beni hep severdi, onları galeyana getirmeye şimdi hiç gerek yok. İçki gene çenemi düşürdü.

Kapıya adımı kazıyacağım. Attığım adımların en sondan bir öncesinde adımımı ve adımı ölümsüzleştireceğim bu naciz kapı üzerinde. Hafiften zili de çalıyordum. Zilde başka birinin baş harfleri var.

Bilir misin bilmem. Fotoğrafımın çekilmesi beni tarifsiz üzüntülere boğar. Şaka yapmıyorum.

Ama adım kapıda kalacak. Zamanın akışına meydan okuyarak, bir zamandan bir zamana akmayarak. Bir adda ne var ki? Ad. Adım. Hayır hayır isim anlamındaki bu son ‘adım.’ Hay Allah.

Çok sular aktı bu köprüden. Çok sular. Sanırım kadın budu versiyonu kendi kaderini kendi çizecektir bu hikayenin. Gönüllere dokunursa ne mutlu bizlere. Midemin ağrıları kırgınlık belirtili bir deli saçmasıyla şakaklarımı ovalıyor. Eskiden şiir vardı. Şu ansa kendini eskilerle karşılaştıran bir düz yazı bozuntusu. Acı bir taraftan, acımasız ‘psikoloji’ bir taraftan, yalnızlık her taraftan, yazıya bok atmanın ne gereği var? Babadan bir çalıntıyla telafi edelim, hatırımızda kaldığı kadar.

Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı.
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar.
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar.
Otların üstüne sırt üstü yatmanın tadı.
Avücumda sıcaklığını duyduğum ekmek.
Üstümde hatırası kadar güzel sonbahar.
O bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar.
Düşünürüm bir çocuk türküsü söyleyerek.

Şiirin adı “ekmek.”

Bir cevap yazın