Yarı Final Maçı

Posted on Posted in Felsefe

Bir zamanlar şöyle karalamışız “Doğru bildiğiniz zaten doğru değil, ama siz gene doğru olduğuna inanın, yanlış bildiklerinizle daha da doğrulayın, ve unutmayın zaten en önemlisi doğru bilmek değil doğru yapmaktır, o doğruları yapın, bıkmadan, usanmadan, az bir başarı şansı bile olsa. Olmazlığın tersi olmak değil yapmaktır. Ol ve öl aslında kardeştirler. İkisinde de pek seçim yok ve olmasın zaten. Seçiminizi yap ve et’ten kullanın.

Ya kadercilikten ya hiççilikten yapmak ve etmek istemediğiniz zamanlar ne olacak? O zaman ne yapçaksın be canım kardeşim?

Önce tanımlar.  Nihilizm işini anlamak kolay. Her düşünülene her yapılana “eee?” diye ısrarla sorulmasıyla başlayıp sürüklenen ve bilekleri kesmekten bir tık önce ağır depresyon ve yataktan kalkmama ile sonlanan düşünceler zincirine hiççilik diyoruz. Kadercilik ise o “eee?” sorularına verilen ilk inanılmış emir cevabı ile anlatılabilir. Bir demokrat, bir hiççi ve bir kaderci arasındaki konuşmaya kulak kabartalım:

Demokrat: Demokrasi, insan hakları çok süperdir.
Hiççi: Eee? Ne oluyor yani simdi demokraasi olunca.
Demokrat: Herkese her eve lazımdır. Demokrat olmayan kalmasın.
Hiççi: Eeee? Yani mutlu filan mi yapıyor? En demokrasinin beşiğinde olunca ne oluyor?
Demokrat: Aç kalırsanız demokrasi yiyebilirsiniz. O derece fenomen bir şeydir demokrasi.
Hiççi: Eeeee? Karnın doyunca ne oluyor? Yani ne yapıyorsun üç gün daha fazla yaşayınca filan?
Demokrat: Hayatın anlamı, kardeşlik, özgürlük, hak, hukuk, eşitlik, güzellik, demokrasi, kardeşçe yaşam, özgürce beraberlik, sanatça izdüşüm, futbol holiganları, Trudeau, gak guk.
Hiççi: Eeeeee? Sonra ne oluyor?
Kaderci: Tövbe tövbe estafirullah. Müdür ne diyon dayı sen ya? Küfr-i Cühudi işler bunlar. Tövbe tövbe.
Yoldan geçen bir akil abi (dayanamaz dalar konuşmaya): Millet, ümmet, milliyet, ulusalcı, şeref, onur, fedakarlık, üst akıl, cinsel sapkınlara ölüm, batının çöküşü, osmanlı, çok üstünüz, yat kat, kıskanç köpekler, Fatih Terim, reis, imparator, bir yatırdım, gak guk. (Asıl ben dayanamadım , yazmak zorundaydım.)

İşin teorisinde kaybolmayalım. Epistemoloji vesaire şu an derdimiz değil. Dertlendiğimiz şey yapıp ederek yaşaması gereken insanın yapmak/etmekle derdi olduğu zaman ne “yapması” gerektiği. Modernite bas antidepresanı dertlenme kalmasın diyor; semantik açıdan depresif bir birey ile radikal kuşkucu filozof arasında hiç bir fark yok. Hiççi mertse bassın jileti, bitti gitti (ölüme de inanmayan hiççi evlat olsa sevilmez ya o ayrı bir konu, ve gerçek bir hiççiye yapılabilecek en doğru hareket zaten hayatını hiçleştirmekir zannımca – amiyane tabirle başına sıkıp gideceksin). Kadercinin ontolojisinde böyle bir dertlenme yok zaten – dertlerin bile kaynağı Levh-i Mahfuz – ve yapılacak şey otomatik.

Geçen yazımda doğru bulduğunuz şeyi yapın işte gibi bir çıkarım yapmıştım.

Günümüzde dünyamızda ekseriyat “doğrular içinde yüzüp taraf/tar olduğumuzdan” derdimiz doğruyu bulmak (“niye” yapacağız?) değil o doğruyu başkalarını yok etmemek adına teyit etmek idi. Taraf/tar zaten depresyonda değil ki hasmına geçirdikçe geçiriyor. Bu aciz zamirle ilgilenmiyorum işte kısaca.

Bir de tabi “yap/et” ile kastettiğimiz daha çok cüzi irade ile bile olsa yaratmak idi. Twitter’da tepki vermeyi de yapmak (“ne” yapacağız?) kabul etmiyordu o yazı. Bu aciz fiille de ilgilenmiyorum.

Olmuşları (kaderci) ölmüşlerle (hiççi) bir tutup bunlardan başka bir usul olarak yaratmayı önermiştim. Bir başka yazımda ise tutku olunca da herşey kolaylaşıyor yeterki tutku sizi bulacak kadar şanslı olun gibi bir çıkarım vardı. O da şu an işimize yaramaz. Tutku işi şans işi biraz ve yaratılmış tutku konusunda yetkin değilim.

Yani tutkulu değilsin, hiççi değilsin ama soru soruyorsun, kaderci değilsin ama inançların var, için sıkılıyor ama antidepresan kullanmak istemiyorsun. Sahi ne yapçaksın be canım kardeşim?

İkisini birleştirsek ne oluyor? Hiçbirşey var değildirin tezatı herşeyin varolduğudur, ama asıl şenlik varlık ile yokluğun aynı anda olmasıyla – tezatın giderilmesi paradoksu ile başlıyor . Deneysel ilerleyelim:

1) Ben’i hiçlemeye çalışıp ufaltırsak dışımızda kalan büyük şeylerin etkisi ve gücünden aldığımız duyguyla şükretmeye başlayabiliriz. Yani hiççi / kuşkucu düşünceleri önce kendimizin önemini sorgulamaya ve egoyu yoketmeye yöneltebiliriz (Not 1). Burada nefsi köreltmenin şiddetine dikkat edilmeli tabi. Acı ilaç misali çok abartmadan. Yavaş yavaş. 12 trilyon galaksi var. Ben kimim ki. Zaten yokum yani. O yüzden kendi halime dertlenmek bile abesle iştigal.

2) Ama varım bir yandan. Şükürler olsun ki yokmuşçasına önemsiz olmama rağmen bir hiççilik paradoksuna sebebiyet verecek kadar da varım. Hatta demokrasi filan bile olabilir yani, o derece.

3) Yok denecek kadar azlığımın dışında da herşey var. 12 trilyon mother fucking galaksi var diyom müdür ya. ضَخْم. Nefs çok yaralı ölmek üzere o yüzden onun bir tık üstü beşer nefsini de boşver “demokrasi insan hakları.” Madalyonun diğer sakat tarafı, “oğuz nesli tükenmesin,” ne demek ya Allahısen.

İhtişam ve sefalet.

Hah şimdi biraz rahatlamış olmamız lazım. Bu yukarda çektirdiğim üçlüye ormanda 10mg Prozac gücünde derler. Bebek iki ayağının üzerine kalktı. Yürüyelim mi sevgilim?

4) Kendimizi yokettik. Şimdi yavaştan varedeceğiz varettiklerimizle. Nefes alalım mı? Derin bir nefes? Ciğerimize giren oksijeni fi tarihinde dinazorlarda soluyordu. Aynı oksijeni hewal. Evet evet. Aynısı ya. Nasıl? ضَخْم değil mi? 6 adet O2’yi aldık (bildigin hava) C6H12O6 ya ekledik (bildiğin şeker) buradan 6 adet H20 (bildiğin su) 6 adet CO2 (bildiğin egzoz gazı diyelim mi tam olmasada) çıktı ha bir de oh mis gibi enerji geldi. O enerji ile enerjik birşeyler yaptık diyelim. Dur ona gelcez daha bu yarı final dedik ya yazının ismi o zaten. Asıl şu egzoz gazı dedik ya onu nefesle vermiştik ya, bir de su çıktı ya (onu da terledik işedik filan işte) asıl mesele sonrasında. Bitkiler de bunları alıp güneşle karıştırıp şeker yapıyor işte. Bizim kullandığımız enerji bildiğin güneş aslında ya. Diğerleri oksijen, karbon, hidrojen işin hamalı. Hep var onlar zaten. Aynı abiler giriyor çıkıyor. Yeni bir oksijen, karbon, hidrojen filan yok. Ne acayip ya.

12 trilyon galaksideki yıldızlarız lan işte (Not 2). Daha ne olsun. Olm sırf nefes alsan yeter ya. Onu demeye çalışıyorum.

(Not 1: Yapabilene Meryem Orucu önermek isterim. Kendi sesimizden mahrum kalabilirsek önemsizliğimiz çok daha hızlı bir şekilde yüzümüze çarpılacaktır. Eylem olarak düşünmeyi de hızlandıracaktır. Mübarek ramazanın arefesinde yazmak lezzetli oldu bu yazıyı; konuşmayı asgariye indirmek gerekir yarın.

(Not 2: Bak astroloji filan demiyorum yanlış anlama beni darılmayalım birbirimize. Burçlar yıldız takımları haritaları filan beni aşar. Göksel yörüngeler ve fantastik enerji ışınlarının geçmiş ve geleceğimize etkileri filan onlar beni aşar. Ben güneşten gelen enerjiyi alıp elini kolunu oynatıyorsun diyorum tıbben. Ne eksik ne fazla. Hoş astroloji yıldız mantığı demek o lafı severim. Ama o ayrı. Ok? Bak akil abileri çağırırım melek tüylerini sökerler ona göre.)